top of page
YÖNETMEN: Giuseppe Tornatore
La leggenda del pianista sull'oceano
Bir yolcu gemisinde terk edilmiş olarak bulunan, hayatı boyunca karaya hiç ayak basmadan büyüyen ve tüm dünyayı kendine hayran bırakan dahi bir piyanistin, sonsuz seçeneklerle dolu dış dünyadan korkarak evi gördüğü gemiyle birlikte ölmeyi seçtiği dokunaklı ve şiirsel bir hikayedir.
İnsanın hayatı boyunca ürettiği, sığındığı ve kimliğini var ettiği alanlar çoğu zaman dışarıdan bakanlar için birer hapishane olarak görülebilir. Giuseppe Tornatore’nin sinematik bir anlatıya dönüştürdüğü dahi piyanist 1900’ün hikayesi, tam da bu yanılgıyı yıkan, sınırların insanı daraltmak yerine nasıl özgürleştirebileceğini kanıtlayan bir modern çağ masalıdır. Bir transatlantik gemisinin lüks balo salonunda, bir piyano üzerinde başlayan ve yine o geminin gövdesinde son bulan bu yaşam, bizlere modern dünyanın en büyük çelişkisini sunar: Sonsuz seçeneklerin sunduğu özgürlük illüzyonu ve bu illüzyonun insan ruhunda yarattığı felç edici korku.
Dünya, sınırları zorlamayı, sürekli keşfetmeyi, daha fazla sokağa sapmayı ve daha çok seçeneğe sahip olmayı bir başarı kriteri olarak dayatır. Oysa 1900 için özgürlük, sınırları baştan çizilmiş bir alanda saklıdır. Bir piyanoda seksen sekiz tuş vardır; başlangıcı ve sonu bellidir. Bu kesinlik, bir sanatçıya sınırlandırma getirmek şöyle dursun, onun o seksen sekiz tuş üzerinde yaratabileceği notaların sonsuzluğunu müjdeler. Tuşlar sınırlıdır ancak o tuşlara basan ruh sonsuzdur. İnsan, sınırlarını bildiği bir dünyada kendi evreninin mutlak hakimi olabilir.
Karadaki dünya ise ucu buçağı görünmeyen, milyonlarca tuştan oluşan ve sonu gelmeyen devasa bir klavyedir. Modern insan, bu uçsuz bucaksızlık içinde sürekli bir yerleri seçmek, bir sokaktan yürümek, bir evi ve bir hayatı tercih etmek zorundadır. Yapılan her seçim, aslında vazgeçilen diğer milyonlarca olasılığın yasını tutmayı da beraberinde getirir. Karaya çıkmayı reddeden dahi piyanist, aslında bu seçme zorunluluğunun getirdiği varoluşsal yükü reddeder. Sınırsızlığın içinde kaybolup sıradan bir gürültüye dönüşmektense, kendi belirlediği seksen sekiz tuşluk dünyasında bir efsane olarak kalmayı seçer.
Nihayetinde bu hikaye, kendi sınırlarını çizemeyen ve dünyanın sonsuz sokaklarında kaybolan modern insanın trajedisine tutulmuş bir aynadır. Bizi var eden şey, önümüze serilen yolların çokluğu değil, oturduğumuz o taburenin üzerinde, kendi seksen sekiz tuşumuzla hangi müziği yaratabildiğimizdir. Belki de bu yüzden, içi dinamitlerle dolu eski bir gemiyle okyanusun dibine inmeyi göze almak, karadaki o bitmek bilmeyen keşmekşefe teslim olmaktan çok daha onurlu ve özgür bir eylemdir.
bottom of page